Biraz da Magazin…

“GAF”lete düşen bazı ünlülerimiz…!

 

NEFİSE KARATAY

Muhabir:  Nefise, Somali’nin baskenti neresidir?

N. Karatay: Bu konuda yorum yapmak istemiyorum !

 

SİNEM GÜVEN:

Ben meme kanserine şahsen karşıyım…  

 

MAHMUT TUNCER:

B çok önemli bir harftir. B olmasa, Bülent’e Ülent, Bursa’ya Ursa derdik..! 

 

HANDE ATAİZİ:

Bu tokat olayından sonra hayata bakış açım değişti, artık her şeye daha pozitif bakıyorum… (Sevda Demirel’in canlı yayında tokadını yedikten sonra…)  

 

PETEK DİNÇÖZ:

Savaşı istemiyorum tabii ki, beni çok etkiledi. benim makyaj masrafım var, elbise masrafım var…    

 

ZEKERİYA BEYAZ

Zekeriya Beyaz:  Şimdi, Sayın Cevizkabuğu.. .
Hulki Cevizoğlu:  Cevizoğlu efendim! 

 

FATİH TERİM

Seyretmedim, görmedim ama gördüğüm kadarıyla söylüyorum gol değildi… (Adanaspor-Galatasa ray maçı sonrasındaki toplantıda

 TÜRKAN ŞORAY

 Gazeteci soruyor: Türkan Hanım, gözlerinizi bağışlamayı düşünür müsünüz?
Türkan Şoray: Bugün mü? 

 TANSU ÇİLLER

 Belediye Zabıtalarına sesleniyor: “M e r h a b a  A s k e r!” 

  

REHA MUHTAR

 Reha Muhtar telefondaki adama fırça atıyor!
– Bütün bunları nasıl yaptın ha? cevap ver?
– Bakın efendim şöyle izah edeyim…
– Sus konuşma, hala utanmadan izah ediyorsun.. cevap versene?!
– ……? 

  

MUSTAFA SARIGÜL:

Yiğidi öldürmek lazım, hakkını yememek lazım..!
  

OSMANTAN ERKIR

Şemdinli’den gelen 6 şehit haberi tam da eğlence programlarının canlı yayınlandığı saate denk geldi. Daha önce de benzer hadiseler geçiren Popstar Alaturka’nın sunucusu Osmantan Erkır, ne diyeceğini bilemedi.

Canlı yayının da etkisiyle Erkır’dan şu tuhaf sözler döküldü: Bu eylemlerin yarışma ve şov programlarının yayınlandığı hafta sonuna denk gelmesi, bende acaba özellikle mi bu günler seçiliyor kuşkusu yarattı… 
   

VATAN ŞAŞMAZ:

Ben, aşki iki kişinin yaşamasından yanayım… 

 

SİNAN ÇETİN

Yani şimdi sizin annenizin bütün evliliklerinden elde ettiği toplam çocuk sayısı kaç? (Film Gibi programında konuğa soruyor)  

 

NÜKHET DURU:

Ses, bedende en geç yaşlanan organdır…   

İSMET BADEM

İsmet Badem bir basketbol maçında seyircilerin arasına çıkar ve bir kızla röportaja başlar.

Badem: Sizin gibi güzel bayanları salonlarda görmekten çok mutlu oluyorum. Basketbola bu ilgi nereden?

Kız: ben Efes kızlarından biriyim zaten.

Badem: Aaa! Öyle mi, çıplak değilsin ya tanıyamadım.

Bu diyalogdan sonra anlatım masasında olan Murat Murathanoğlu ise: Ya İsmet bi de sana bu iş için para veriyorlar değil mi?  

HİLAL CEBECİ

Sunucu: Hilal Hanım takip mesafesi nedir? 

Cebeci: Takip mesafesi, mesela ben şu anda 40 km hızla gidiyorum ya, önümdeki araçla aramdaki mesafe de 40 kilometre olmalıdır.

Sunucu: Ama Hilal Hanım, bu durumda İstanbul-Ankara yolunda sadece 13 araç olabilir 

 

Deniz Akkaya

 

Birçok arkadaşımın içime girmesine izin verdim ve ben öyle her arkadaşımı içime alan biri değilimdir.

Emrah:

Mozart dinlemiyorum ama Türkiye’ye gelirse konserine mutlaka giderim.

Asena:

Salak olabilirim ama aptal asla!

Nihat Doğan:

Atatürk ne demiş? Yurtta sulh barışta sulh.

Tuğba Özay:

Cumhuriyet 1927 yılında ilan edildi.

Serap Ezgü:

Oğlunuz oğlan mı? (Program katılan konuğuna soruyor!)

 

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Uncategorized

Gün Olacak, Bunlar da Olacak…

Değerli Teknik Servis,

Geçen yıl aldığım “Erkek Arkadaş 5.0” programını “Koca 1.0 ” seviyesine yükselttim.

Ancak, tüm sistem performanslarında birden bire yavaşlama söz konusu olmaya başladı.  Özellikle “Erkek Arkadaş 5.0“la birlikte ‘free download’ edilen  “Çiçek 8.0” ve “Mum Işığında Yemek 6.3” işlemleri “Koca 1.0” programına geçince “bu versiyon aradığınız  özelliği içermemektedir” uyarısı alıyorum…

Koca 1.0” programı devreye girince başka bir çok program daha devre dışı kaldı.

Romantizm 9.0” ile “Özel İlgi 6.0” pencelereleri açılmıyor. Bu pencereleri her ‘tık’ladığımda “Sınırsız TV 0.4” ve “Futbol 1.3” çalışmaya başlıyor.

Ayrıca ben “Sohbet 8.0” ve “Ev Temizliği 2.0“ı çalıştırmaya başladığımda karşı taraftan “istenmeyen data” uyarısı  alıyorum.

Bu sorunları aşmak için komşumun önerisiyle yüklediğim “Kavga 5.0” ve “Evi Terk Et 3.0” programları da fayda etmedi.  Çok bunaldım, “Koca 2.0” sürümünü yüklesem bir işe yarar mı acaba?

Sizce ne yapmam gerekiyor?

İmza : Umutsuz Piisii

 Sayın Umutsuz Piisii,

Bir kere bu olayı şöyle görmeniz gerek “Erkek Arkadaş 5.0” bir eğlence paket programıdır, “Koca 1.0” ise başlı başına bir işletim sistemi.

html.beni sevdiğini düşünüyordum” komutunu yazarak “GözYaşı 6.2“‘yi indirin ve “Suçlu His 3.0“ı güncellemeyi unutmayın.

Eğer bu uygulamalar doğru sonuç verirse “Çiçek 2.0” ile “Mum Işığında Yemek 2.1” kısa bir süre için devreye girebilir. Ama, sakın çok sık uygulamaya koymayın yoksa “Koca 1.0” otomatik olarak koruma programı olan “Sessizce Surat Asma 2.5” devreye girer.

Tavsiyemiz, ne yaparsanız yapın kesinlikle “Kaynana 1.0“ı çalıştırmamanız. (Ekran görüntüsünü dahi bozan ve sistem kontrolünü kaybettiren bir virüs ortaya çıkar).

Ayrıca “Erkek Arkadaş 5.0” ‘ı kesinlikle yeniden yüklemeyin. Bu kabul edilmez uygulama ciddi sorunlar yaşatabilir ve “Koca 1.0“ın yazılımı bunu kaldırmaya uygun değildir.

Koca 2.0” ise size ek yük getirmekten başka bir işe yaramaz. Kısacası “Koca 1.0” çok güzel bir işletim sistemidir;  ancak sınırlı hafızaya sahip ve yeni uygulamaları hemen kavramaya müsait değildir.

Performans arttırıcı şu ek programları tavsiye ederiz:

Mesela “Sıcak Yemek 3.0” ve “Sevgi Sözcükleri 7.7” çok faydalı olur.

Kolay gelsin…

İmza: Teknik Servis

Yorum bırakın

Filed under Uncategorized

Hypatia Hortlamaz; Peki ya Katilleri?

Bugün, Voltaire’in “Dictionary Philosophique” adlı yapıtında, “Crillo adlı bir papaz ve köpeklerinin, yobazlardan oluşan bir sürüyle birlik olup işlediği hayvanca cinayet” olarak anlattığı bir cinayetten, HYPATIA‘nın öldürülmesinden bahsedelim.

1600 yıl boyunca sessizliğe terk edilmiş bir cinayetten… 

Dincilerin katlettiği ilk aydın olan İSKENDERİYELİ HYPATIA,  (370 – 415), o zamanların üniversitesi kabul edilen İskenderiye’deki okulda felsefe, matematik ve astronomi dersleri vermiştir. Platon ve Aristotales’in daha çok tanınmasında onun dersleri etkili olmuştur. Bruno ve Galileo’dan yüzyıllar önce astronomide kullanılan usturlabı (yıldızların yükseklik açılarının ölçülmesinde çeşitli problemlerin grafik yöntemlerle gösterilmesine yarayan alet) keşfeden Hypatia, inançsız olduğu gerekçesiyle, Hıristiyan din adamı Crillo’nun emriyle bağnaz bir dinci grubun saldırısı sonucu işkenceyle derisi yüzülerek ve parçalanarak öldürülmüştür.

Hypatia’nın ölüm emrini veren Crillo’ya ne olmuş derseniz? Daha sonra Katolik Kilisesi tarafından Aziz ilan edilmiş!

Hypatia’nın hunharca katledildiği dönem Pagan felsefesinin sona erdiği ve Hıristiyanlaşmanın güçlendiği bir süreçtir. Doğa bilimleri ve matematik gibi alanlarda yoğun bir gerileme dönemi bu tarihlerden itibaren başlamıştır. Hypatia, çağının yegâne bilim kadını olarak bilinir. Aritmetik alanında 13 ciltlik bir yapıtı söz konusudur. Bununla birlikte 1500 yıl boyunca kadın olduğu için ne felsefe ne de bilim tarihinde dinin de etkisiyle adı belirgin bir şekilde geçmemiştir.

İnanç yerine aklı ve bilimsel düşünceyi savunduğu için, dini otoriteye ve Tanrı’ya isyan ettiği gerekçesiyle 45 yaşında uzun işkencelerden sonra, katledilmiştir…

Hypatia’nın bu şekilde öldürülmesi dünyanın bin yıl cehalet ve batıl inanç bulutlarıyla kaplandığı Karanlık Çağların başlangıcı olarak da gösterilebilir.. .

Gelelim bugüne…

Hypatia’nın katledilişinden sonra yaklaşık 1600 yıl geçmiş. O, bilimin ve aklın belki de ilk kurbanıydı… Erkek egemen din vahşetinin onbinlerce kurbanından sadece biriydi. Tek suçu dinci erkeklerin dünyasında bir kadın olmak ve o dünyada akıl ve bilimi savunmak, düşündüğünü özgürce söyleyebilmekti.

Geçen 1600 sene belki bazı toplumlara bu konuda bir şeyler öğretti. Ama  hâlâ hiçbir şeyin değişmediği ya da 1600 yıl öncesinde yaşayan toplumlar var. (Ya da o günlere dönme eğiliminde olduğu izlenimi veren toplumlar…)

Hâlâ sadece kadın olduğu için öldürülenler yok mu? Aklı ve bilimi savunduğu için katledilenler? Özgürce konuştuğu için vurulanlar, hapsi boylayanlar?

Özellikle islam ülkelerinde, kadınlar hâlâ eziliyor, öldürülüyor, satılıyor, çok genç yaşta evlenmek zorunda bırakılıyor, tecavüze uğruyor. Tüm bunları yapanlar, bu zihniyet bazı ülkelerde hâlâ yerinde duruyor.

Birileri 1600 yıl önce bu uğurda canından olmuş, gelişmiş toplumlar da bundan ders çıkarmasını bilmişken biz yakın gelecekte kendi HYPATIA’larımızı yeniden yaratmak zorunda kalmayız umarım.

1 Yorum

Filed under Uncategorized

Kinayeli bir “Özgürlük” Çağrısı…

Bugün okuyuculardan birinden bir yazı aldım. Bu siteye tesadüfen denk gelmiş bir Plaza İnsanı’nın klavyesinden çıkma, hoş bir yazı. Yazan kişiyi tanımıyorum ancak e-mail adresine bakılırsa, dünkü yazımda bahsi geçen o, “en çok reklam veren 15 şirket” listesinde yer alan şirketlerden birinde çalışıyor. Ve yine yazdıklarından (çok net) anlaşıldığına göre, çalıştığı ortam tipik bir Plaza ortamı… 

Hayal ettiği ve yazısının sonunda bizlerle de paylaştığı 3 istifa alternatifinden birini (ki, ben en çok üçüncüsünü beğendim)  gerçekleştirme gücünü günün birinde kendisinde bulacağına inanıyorum; en azından içindeki bu potansiyeli, işinde terfi edip dursa da tüketmeyeceğini biliyorum.

Daha fazla uzatmadan, sözü kendisine bırakıyorum. Artık o, bir okuyucu değil, bir paylaşımcı… (Plaza alemindeki tabirle bir “Paydaş”..! Para değil, duygu ve düşünce paydaşı…)

.  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .    

Zavallı plaza insancıklarıyız; kurumsal kimliklerimizin ardına sığınmış…

Normal şartlarda ‘hadi lan!’ deyip geçeceğimiz bir olaya büründüğümüz maskenin ardından şuh kahkahalar atarak  ‘Ah! İnanmıyorum; ciddi olamazsın’ diyerek göz süzer olduk.

Ayaklarımızın şişmesine, kan dolaşımının durmasına aldırmadan yüksek ökçelerin üzerinde gezerken popomuz daha dik görünsün diye karnımızı göbeğimizi içimize çekmekten nefes alamaz olduk.

Kulelerin içerisinde nefes almaktan kasıt, bir anlamda solunum yapmak. Yoksa, oksijeni kim kaybetmiş de, biz bulacağız..?

Öğle yemeği saatlerinde kendimizi kime beğendireceksek, çıkmadan hemen önce masadaki aynaya doğru eğilerek alelacele bir ruj tazeleme seansı artık ritüel haline gelmiş durumda. Fırsat buldukça tuvaletlere koşup yakan naylon çorapları çekiştirmeler, kayan sütyenleri çevirmeler, alttan el desteğiyle kaldırmalar, birisiyle denk gelindiğinde ufak, samimiyetten tamamen uzak ama bir o kadar da sevimli görünmeye çalışan tebessümlerde bulunmalar.

Her birimizin içinde ayrı ayrı küçük kadıncıklar, bir yandan çalışma arkadaşlarını destekler görünüp bir yandan ayağının altında kırmızı halı gibi görünen tozlu kilimi çekme çabaları… Düştüğünü gördüğünde arkasından destekler görünüp önünü kapamalar… Yalancı dostâne bakışlar, uzun kirpikler, rimeller, kırmızı ojeli tırnaklar hatta jartiyerler… Tüm bunların ardında birilerinin önüne sunulmuş leziz piliçler… Bir an asansörde göz göze gelmek, sonrasında bir kahve seansı ve şarap eşliğinde bir yemeğin ardından gecenin sonunda uyandığımız yeri bilememek… Ertesi akşam, günün ve gecenin yorgunluğuna rağmen hızlı bir duş ve bakımın ardından olabilecek en sade ama en dekolte elbise ile ortalarda gezinmeler… Bakışlar bir ceylan kadar narin ancak altında yatan kaplanı göstermeyecek kadar da akıllı…

Kim istemez ki altında bir kaplan yatmasını? Kimi zaman statü sahibi, kimi zaman ise hesabını dahi bilemeyecek kadar çok parası olan… Sonuç olarak kaplan kaplandır ve sizi bir şekilde korur, parasıyla ya da statüsüyle. Paranın statü, statünün de para getirdiğini farz edersek mutlu bir hayatın formülü çok da karışık olmasa gerek !

Beklemediğiniz bir anda ofisinize gelen ve görenleri kıskandıracak cinsten bir çiçek, ertesi gün parmağınızda görüldüğünde göz kamaştıracak cinsten bir yüzük ya da ince gerdanınızı daha da güzelleştirecek bir mücevher… Hangimizin aklından geçmiyor ki, lüks bir villada hizmetçiler eşliğinde güne başlamak.  Saat 11:00 sularında gelen plates öğretmeni eşliğinde kısa bir spor seansının ardından bahçedeki kapalı havuzda yüzüp sonrasında saunaya girmek… Düşüncesizce yapılan bir alışveriş sonrası, “Ah! Kuzum geç kaldınız; akşam Milano’ya uçuyorsunuz, unuttunuz mu? Dünyaca ünlü Fransız modacı De La Sallamasion‘un özel konuklarısınız… Yemek yapmak ya da çocukların okulu ile ilgilenmek gibi bir sorununuz yok; çünkü hepsiyle ayrı ayrı ilgilenecek birileri var, kocanızla bile..!

İstediğiniz ya da istemediğiniz her şeyi yapacak birileri her zaman var. Daha sabah kahvaltısı yaparken

Hanımefendi, akşam yemeğinde ne arzu edersiniz ? diye soran

– Ah! Domiglass soslu bonfile mi desem… Yoksa santa beef mi..? Belki de sebzeli noodle…  diye kararsız kaldığımda

En iyisi, ben hepsini hazırlatayım

 diyen bir kâhya…

Yalnız çok da uçmayın; kâhyanız zenci değil! 😉

Bahçenize istediğiniz her türlü, ama her türlü çiçeği ekecek kaslı bir bahçıvan, bir öncekinin yüzünde sivilce çıktığı için(!) bir hafta kadar önce işe yeni başlayan ve geceleri size eşlik eden bir şoför… Kötü düşünmeyin canım, yalnızca sosyal aktivitelere götürüp getirmelerde eşlik eden 😉

Şimdi bu hayalleri daha fazla uzatmadan benim ne hayal ettiğimi, ne istediğimi anlatayım:

Ben ö z g ü r l ü k   i s t i y o r u m

İstifa dilekçemi, tatil yaptığım otelin antetli kağıdına yazıp bölüm müdürüme mail göndermek…

Ya da Pazartesi sendromunun hâlâ sürdüğü bir Çarşamba gününden uyanıp, şöyle güzelce bir gerindikten sonra “gitmiyorum lan!” deyip yastığa, yorgana sarılıp huzur içinde uyumaya devam etmek…

Sarılacak başka birileri varsa o da değerlendirilebilir tabi. 😉

Belki de en güzeli, çalışırken bir an durup önümdeki bilgisayarı dahi kapatmadan çantamı alıp yine bölüm müdürümün gözlerine şuh ve imalı ama bir o kadar da sevecen bir bakış atarak tatlı bir öpücük gönderip küçük bir selam ile önünden geçerek yoluma devam etmek…

Giriş kartımı da resepsiyondaki güvenlik görevlisinin yanından geçerken onun şaşkın bakışları arasında avuçlarına bırakmak…

Rumuz : “Süt Ninenin Fettuccinileri

Yorum bırakın

Filed under Plaza Yaşamı, Uncategorized, İlişkiler, İş Hayatı

Reklamcıları Kızdıracak Bir Yazı…

Benim reklamlar konusunda çok uçuk bir fikrim var ama onu yazının sonlarına saklayayım.

Önce, Capital dergisinin geçen ayki sayısından konumuz ile ilgili bir haberi özetleyeyim (ki, uçuk fikrimi zihnimde depreştiren de o yazı oldu zaten)

Krizde reklam sektörü küçülmüş(müş) ve geçen yılı 2,8 milyar TL (yaklaşık 2 milyar dolar!) olarak kapamış. Bu yıl ise yeniden toparlanarak 3,1 milyar TL’yi aşması bekleniyormuş. Bu arada bir bilgi vereyim: Türkiye’nin toplam bütçe açığı 35 milyar dolar civarında. Yani bir yılda reklama harcanan para ülkemizin bütçe açığının %6’sına yakın. Bunu şimdilik aklınızın bir yerinde tutun please…

Bu arada sürekli internet üzerinde dolaştığınıza ve orada rastladığınız reklamlara aldanmayın; internete verilen reklamlar için harcanan para toplamda harcanan 3 milyar TL’nin %4’ü bile etmiyor(muş). Baksanıza, ben bile bu muhteşem sayfa için -ünlü markalar sırada bekliyor olmasına rağmen!- reklam almama konusunda hâlâ direniyorum! (Ciddi bir yazıyı sulandırmak üzereyim yine; farkındayım) Asıl para TV reklamlarında dönmeye devam ediyor(muş). Bir yıl boyunca gerçekleşen toplam reklam harcamalarının yarısından çoğu (%55) TV ekranlarında gösterilen reklamlara gidiyorumuş. (Plaza Gurusu olarak bir gün televizyona çıkınca toplayacağım reklamları!)

Türkiye Reklam Konseyi Başkanı ve Uluslararası Reklamcılık Derneği (IAA) Türkiye Bölüm Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ (Doğan Yayın Gurubu İcra Kurulu Başkanı; Ee! Herhalde Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmenini oraya koyacak değillerdi!) reklam bilincinin önümüzdeki yıllarda giderek artacağına işaret etmekte (yazıda M.A.Yalçındağ’ın sadece vesikalık bir resmi gözüktüğü için bunları söylerken ellerini ovuşturup ovuşturmadığını göremyorum; o konuda günahını almayayım.)

2009’da Türk Reklam Sektörüne En Çok Hizmet Edenler (Yani En Fazla Reklam Verenler) sıralamasında ilk 15 şirkete de bir bakalım:

1) Unilever

2) Vodafone

3) Arçelik

4) Turkcell

5) NNR Pazarlama

6) Ülker

7) Benckiser

8 ) Coca-Cola

9) Akbank

10) Sağlık Bakanlığı

11) P&G

12) Evyap

13) Garanti Bankası

14) Eti

15) Avea

Çağımız iletişim çağı… İlk 15 şirketin içinde 3 tane “telefoncu” var; bunu yadırgamadım da Sağlık Bakanlığı’nın bu listede yer almasına şaşırdım doğrusu. Umarım bunda bir çapanoğlu yoktur.

 

Evet… Geçelim benim uçuk fikrime… Tüm zamanların en komünist iddiasını duymaya/okumaya hazır mısınız?

Ben, yıllardır şu soruyu soruyorum kendime: (bil-mem ki bu dün-ya-ya ben ni-ye geel-diim! Yok… Tabi ki, bu değil sorduğum soru… Aklım bir an, o güzel şarkıya gitti) Acaba reklam olayı tamamen yasak olsaydı, hiçbir marka hiçbir mecrada reklam veremiyor olsaydı, ne değişirdi? Gerçekten ne değişirdi? Markaların bugünkü dağıtım ağına sahip olduklarını, onları yine her zaman bulduğunuz raflarda buluyor olduğunuzu düşünün, tüketilmede çokluk sıralamaları değişir miydi sizce? Üretici firmaların büyümeleri belki gecikirdi ama gerçekten tüketiciyi “yakalayan” onun ihtiyaçlarına en uygun ve en hesaplı ürünü sunan şirketler yine göreceli olarak bugün oldukları yerde olmazlar mıydı? Çünkü, kalite-fiyat oranını doğru piyasalarda doğru yere oturtmuş markalar kapitalizmin o meşhur “görünmez el”i sayesinde hak ettikleri yeri bulurlardı diye düşünüyorum. Diyeceksiniz ki, o zaman Coca Cola bu kadar bilinir miydi? Turkcell bu kadar büyür müydü? Veya Mavi Jeans Amerika’ya kadar uzanır mıydı? Bence uzanırdı, ama daha geç uzanırdı. Bizim için, tüketici için ne fark ediyor ki? Mavi Jeans Amerika’ya gitmedi diye de üzülmeye gerek yok o zaman Lee, ya da Lewis da buraya geç/zor gelirdi… Piyasalar tüm ürünlerde marka saturasyonunu (konumuz reklamcılık ya, daha havalı olayım diye “saturasyon” dedim; doygunluk yani) bir şekilde sağlardı diye düşünüyorum. Yani gerçekten iyi olan ürün eninde sonunda tüketiciye kavuşur(du) görüşündeyim. Hatta bence tüketici olarak bizler o zaman daha sağlıklı kararlar verirdik. Şimdi evimizin her odasına girmiş ekranlardan beynimizi yıkayan, sokağa çıktığımızda rastladığımız “açık hava” reklamlarından etkilenmemek mümkün mü? O reklamlar sayesinde/yüzünden belki de hayatta para vermeyeceğimiz ürünler için neredeyse çalıp çırpmaya, rüşvet almaya razıyız. Zaten bu durumu çok güzel özetleyen ve aslında illet olduğum bir deyiş de var. “Reklamın iyisi kötüsü olmaz; reklam reklamdır!” Sanki bu cümlenin ardından gelen ama yıllardır söylenemeyen bir cümle daha var gibi: Reklamın iyisi kötüsü olmaz, nasıl olsa tüketicilerin hepsi enayi!

Ooo! Öyle kaptırmışım ki, hayatımın en uzun paragrafını yazmışım! Ne rahatlama ama! Yazdıklarımı saçma bulanları bu sayfadan kaçırmadan önce lafı şöyle bağlasam:

Canım kardeşim, güzel bacım, Lacoste’unu, Burberry’ni, Louis Voittone’unu hava ata ata koluna takıp yürüyorsun iyi, güzel de… Senin gibiler yüzünden markaya önem vermeyip sadece kaliteli ürün almak isteyenler de daha fazla para ödüyor!

– Aa! An- la-ma-dııım!

– Canım kardeşim, bu reklamların parası diyorum, kimin cebinden çıkıyor diyorum..!

1 Yorum

Filed under Kapitalizm

Yetenek Onlarda, Heyecan Bende…

Bugün evde benimle dalga geçip durdular.

Sebebi de “Yetenek Sizsiniz Türkiye” yarışmasının finalini çok büyük bir hevesle bekliyor olmamdı. Kızlarım, “ba-baa çocuk gibisin” diyor, eşim aynı saatte Trabzonspor-GS maçı olmasına rağmen Hayret! Derbiyi de mi seyretmeyeceksin? diye takılıyordu. (Bu arada bir maçın “derbi” olması için aynı şehrin iki takımının karşılaşması lazım ama karımın günahı yok; bütün medya yıllardır aynı yanlışı yapmakta.) Maçı seyredip gerilmek yerine hayranlık duyacağım bir şeyleri izlemeyi ve eğlenmeyi yeğledim!

Yarışma başladığından beri çok ilgimi çekiyordu. Elemelere kimler katılmıştı, kimler..? Sahneye çıkıp Rock’n Roll yapan dedeler mi, tavuk taklidi yaparak gıdaklayan amcalar mı? Özgün dans gösterisi yapan (yaptığını sanan) tombul tombul kızlar mı? Onlardaki medeni cesarete şahit oldukça, şaşkınlıktan dudaklarım uçukluyordu. Çünkü biz millet olarak böyle bir şeye pek alışık değiliz. Başka ülkelerde egosantrik insanlar ortalığa çıkıp utanmadan sıkılmadan abuk subuk hareketlerle maharetlerini gösterebiliyorlar da biz de daha zor olur bu işler diye düşünüyordum… Çünkü bize daha çocukken büyüklerin olduğu ortamlarda falan sessiz sedasız oturmak tembihlendi hep. Hatta komik bulduğumuz bir şeye katıla katıla gülmeye kalktığımızda erkeksek  “karı gibi gülme”,  kız isek  “kızım biraz ciddi ol” uyarıları almadık mı sıkça? Hem biz acıları sevinçlerinin önünde giden bir milletiz. Belki de bu yüzden bu tür eğlence/show programları hep yabancıların elinden çıkıyor. Sonra telif hakkı ödeterek bize satıyorlar. Ama biz de güzel kopya(!) ediyoruz.

Bu akşam kim kazanırsa kazansın hak etmeyen olmayacaktı. Son12’ye kalanların hepsi çok iyiydi. Ben içlerinden 2 tanesine ayrı sempati duyuyordum. Biri Michael Jackson’u süper iyi taklit eden 13 yaşındaki Kaan Baybağ’dı diğeri de “Popping”ci (bunun da bir tür dans çeşidi olduğunu bu yarışma sayesinde öğrendim) iki sempatik genç Bilal ve Uğur…

Bilal ve Uğur ikilisi kazandı. Her defasında gösterilerini izlerken “keşke bitmese… biraz daha sürse” dedim. Ve ilk defa bir yarışma beni bu kadar oyaladı ve heyecanlandırdı. Hatta ilk kez SMS bile yolladım bir yarışma uğruna… Hem de yukarıda saydığım her iki yarışmacı adına da yolladım. Kaan’ın birkaç hafta evvel bir gösteriden sonra konuşmaya çalışırken kekelemesi üzerine kendisine mikrofon uzatan genç kızın ona “heyecanlanma, sakin ol” demesine karşılık  kendisini zor zar da olsa toplayıp Yok! Ben her zaman kekeliyorum demesini unutamıyorum mesela… Onun o saflığı ve müthiş samimiyeti karşısında gözlerim dolmuştu. Yaşlanıyorum besbelli.

Acun, yine herkesin ilgisini çeken bir yapıma imza atmış oldu. Bravo! Her yeni programında daha çok sempati duyuyorum ona da; çünkü son yıllarda hızla zenginleşmesine ve ünlenmesine rağmen tevazudan ve doğallıktan asla ödün vermiyor ki, sırf bu yönüyle bile takdiri hak ediyor bence. Show işinin kameralar karşısında yavşamaya gerek olmadan da gayet güzel yapılabileceğini gösteriyor tüm Türkiye’ye.

Belki bu yarışmada bir tek şeyi eleştirmek lazım: O da, aylar süren seçmelerden sonra, önce yarı finale sonra finale kalan 12 yarışmacı içinden sadece birisinin tüm ödülü tek başına alıyor olması. Yani, yarışmanın ödülü olan 500,000 TL pek âlâ ilk üç sırayı alanlar arasında da paylaştırılabilirdi. Ne bileyim, birinciye 250,000 ikinciye 150,000 üçüncüye 100,000 TL ödül verilse 500,000 TL’nin yarışma boyunca yankısı yine olurdu ama aynı zamanda da adil bir dağılım sağlanmış olurdu gibime geliyor.  Çünkü bu yarışmaya duyulan ilginin yüksekliğinin (hem izleyici hem de yarışmacı açısından) birinci olacak kişinin tek başına alacağı paranın çokluğundan kaynaklandığını sanmıyorum.

Neyse, başta da dediğim gibi, onlar yarıştı ben heyecanlandım… Haftalardır her Pazar bu yarışmayı izlerken en sık kullandığım ve artık kızlarımın duydukça “Ay! Anladık babaaa!” dediği cümlem şuydu:

Vay be ! Ne yetenekler varmış bizde de…

1 Yorum

Filed under Uncategorized

Mevlana hem anlamış hem de (çok güzel) anlatmış…

Bu sözler üzerine söz konmamalı; direkt Mevlana’ya bırakıyorum meydanı.

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.

Işığı gördüm, korktum. Ağladım. 

Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.

Karanlığı gördüm, korktum.

Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi…

Ağladım.

Yaşamayı öğrendim.

Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;

aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.

Zamanı öğrendim. Yarıştım onunla…

Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim…

İnsanı öğrendim.

Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu…

Sonra da her insanin içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.

Sevmeyi öğrendim. Sonra güvenmeyi…

Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,

sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.

İnsan tenini öğrendim. Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu…

Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.

Evreni öğrendim.

Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.

Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.

Ekmeği öğrendim.

Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.

Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.

Okumayı öğrendim.

Kendime yazıyı öğrettim sonra…

Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana…

Gitmeyi öğrendim. Sonra dayanamayıp dönmeyi…

Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi…

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yasta…

Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.

Sonra da asil yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine vardım.

Düşünmeyi öğrendim. Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.

Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.

Namusun önemini öğrendim evde…

Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;

gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.

Gerçeği öğrendim bir gün… Ve gerçeğin acı olduğunu…

Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da “lezzet” kattığını öğrendim.

Her canlının ölümü tadacağını,

ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.

Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.

Olur ya… Kalp durur … Akıl unutur…

Ben dostlarımı ruhumla severim.

O ne durur, ne de unutur…

2 Yorum

Filed under Uncategorized