Category Archives: Uncategorized

TAŞINDIM, YENİ YERİME DE BEKLERİM…

 

T  A  Ş  I  N  D   I  M  !

 

sizi  artık

http://plazainsanciklari.blogspot.com

‘a bekliyorum

Reklamlar

1 Yorum

Filed under Uncategorized

Hem Başkalarının Parasını Yönet Hem de Onlardan Daha Çok Kazan

 

2009 Yılında En Çok Kazanan 10 Fon Yöneticisi

1.David Tepper – Appaloosa Fonu Kazancı: 4 milyar Dolar

2. George Soros – Soros Funu Kazancı: 3.3 milyar Dolar

3. James Simons – Renaissance Technologies Kazancı: 2.5 milyar Dolar

4: John Paulson – Paulson & Co. Kazancı: 2.3 milyar Dolar

5: Steve Cohen – SAC Sermaye Danışmanlığı Kazancı : 1.4 milyar Dolar

6. ve 7. sırayı paylaşanlar: Carl Icahn – Icahn Sermaye Yönetimi Kazancı 1.3 milyar Dolar Edward Lampert – ESL Yatırım Kazancı: 1.3 milyar Dolar

8. ve 9. sırayı Paylaşanlar: Kenneth Griffin – Citadel Yatırım Grubu Kazancı: 900 milyon Dolar John Arnold – Centaurus Danşmanlık Kazancı : 900 milyon Dolar

10. Philip Falcone – Harbinger Sermaye Ortaklığı Kazancı: 825 milyon Dolar

Bir hatırlatma: Belirtilen rakamlar fonun yönetildiği şirketin değil, sadece adı geçen şahısların kişisel kazançlarıdır.

Bir bilgi: İlk 10’u, ilk 25’e çıkardığınızda 25 kişininin sadece 2009’da (kriz yılında) elde ettikleri toplam kazanç 25,3 milyar dolarmış! Sonuncu sıradakinin kazancı ise yalnızca(!) 350 milyon dolar. Vah! Zavallııı! Golf kulübünde, diğerleriyle karşılaştığında onunla ne dalga geçiyorlardır ama!

Bir soru: Birileri kaybetmediği sürece birileri kazanamaz, bu paralar kimin cebinden çıktı acaba?

Bir kıskanma: 70 milyonluk ve dünyanın 16. büyük ekonomisi sayılan Türkiye’nin yıllardır biriken toplam (dış) borcu, 260 milyar dolar. Yani bu 25 kişi aynı performansla, bizim için çok değil, şöyle bir 9 yıl daha çalışsalar Türkiye’nin bütün borcunu ödeyebilirler.

Bir de (deforme edilmiş) atasözü : Zenginin doları züğürdün klavyesini/gözünü yorarmış! :-)) Olsun, bizim de gönlümüz zengin; di mi ama!?

Yorum bırakın

Filed under Uncategorized

Her Zaman, Tam Zamanı Can Baba’nın…

Can Baba’ya dil uzatmak haddim değil; olamaz da…

Ancak, bu seferki şiirinde, bir mısrasına itirazım var, sevenleri bana kızmasın.

O da, sondan ondördüncü mısrası!  🙂

TAM ZAMANINDA YAŞAMAK

Yemek de boş içmek de,

Hatta yeri gelmeden sevişmek de.

Tam zamanında öpmelisin mesela güzel gözlünü,

Tam zamanında söylemelisin sevdiğini

Gözlerinin içine baka baka.

Bisikletinin gidonunu

Tam zamanında çevirmelisin

Düşmemek için.

Tam zamanında frene basmalı,

Tam zamanında yola koyulmalısın.

Tam zamanında okşamalısın başını

O üzüm gözlü çocuğun

Hıçkırıklar tam dizilmişken boğazına,

Tam ağlamak üzereyken.

Tam zamanında koymalısın elini omzuna

En sevdiğin dostunun babası öldüğünde.

Tam zamanında tutmalısın düşerken

Üç yaşındaki sehpaya tutunan çocuk.

Tam zamanında acımalı yüreğin

Afyon’da Hasan Ağabey’ in evi yıkılınca başına

Evsiz kalınca çoluk çocuk

Ki uzatasın elini bir parça.

Tam zamanında açmalısın kapını

Hayatına girmek isteyenlere.

 Tam zamanında çıkarmalısın

Sevginden şımarmaya başlayanları.

Tam zamanında affetmelisin kardeşini

Biliyorsan yüreğinde kötülük olmadığını

Seni gecenin üçünde arayıp da

Kafasının iyi olduğunu söylediğinde.

Tam zamanında öğretmelisin oğluna

Gerekiyorsa yumruk atmayı

Tam burnunun üstüne

Tiksinmeden pisliğinden,

Yukarı mahallenin sümüklü bebesi

Misketlerini zorla almaya çalışırsa.

Tam zamanında bağırmalısın

Acıyınca bir yerin.

Tam zamanında gülmelisin

Kemal Sunal küfür edince filmin bir yerinde.

Tam zamanında yatmalısın

Yola çıkacaksan ertesi gün

Ve arabayı kullanan sensen

Sana emanetse çoluk çocuk ve kendin.

Tam zamanında bırakmalısın içmeyi

Son kadeh bozacaksa seni

Ve üzeceksen birilerini

Ertesi gün hatırlamayacaksan.

Tam zamanında ayrılmalısın misafirliklerden.

Tam zamanında konuşmalı

Tam zamanında şarkı söylemeli

Tam zamanında susmalısın.

Tam zamanında terk etmelisin gerekiyorsa

Annenin babanın evini,

Tam zamanında başka bir şehre gidip

Ayaklarının üzerinde durmaya çalışmalısın.

Tam zamanında dönmelisin memleketine.

Tam zamanında için titremeli,

Tam zamanında aşık olmalı

Deli gibi sevmelisin güzel gözlünü.

Tam zamanında toplamalısın oltanı

Belki de seni şampiyon yapacak

En büyük balığı kaçırmadan.

Tam zamanında yaşlandığını hissetmeli

Tam zamanında ölmelisin

Iskalamak istemiyorsan hayatı.

Haydi şimdi kalk bakalım

Silkin şöyle bir

At üzerinden hayatın yorgunluğunu,

Vakit zannettiğinden daha az

Haydi kalk bakalım,

Şimdi YAŞAMAK ZAMANI

 Can YÜCEL

Yorum bırakın

Filed under Uncategorized

Nereden Çıktı (bu futbol yazısı) Demeyin…

Mahalle maçları, okul maçları, tribün muhabbetleri derken futbolu 40 yıl kadar yakından takip etmiş, onunla ilgili sayfalar dolusu en azından bir kitap dolusu yazılar yazmış ve Galatasaray sayesinde futbolu daha fazla sevmiş biri olarak (bilmem söylememe gerek var mı? Bir takımı tutmak tamamen sembolik bir tercih. Babam veya zamanında beni elimden tutup maçlara götüren amcam Fenerbahçeli olsalardı, bugün ben de pek âlâ Fenerbahçeliydim ve futbolu Fenerbahçe sayesinde daha çok sevmiş olacaktım. Ailemden sonra en uzun süreli aidiyet duygumun rengi tesadüfen sarı-kırmızı oldu, anlayacağınız) son yıllarda futbola hak ettiğinden fazla zaman ayırdığımı düşünmeye başladım. Kendimi kaptırdığımda Cuma- Cumartesi-Pazar geceleri (şimdi bir de Pazartesi akşamları eklendi bu seriye) 90’ar dakikadan 360 dakika, maç sonrası futbol geyiğini de katarsanız en az 8 saati bu uğurda harcıyor olduğumu fark ettim. Böyle bir lükse sahip olup olmadığını bir kenara bırakalım bu işi tamamen endüstriye çeviren sponsorlar ve federasyonlar futbolun masumâne seyir zevkinin de içine etiler. Mesela bu endüstride dönen paralardan dolayı ve dijital platformlara yapılan yatırımlardan yola çıkarak şunu iddia ediyorum ki, bundan sonra sittin sene bizim ligimiz bitimine haftalar kala şampiyonluğun belli olduğu bir lig ol(a)maz. Hep son haftaya kadar en fazla sondan bir önceki haftaya kadar taşınır lig heyecanı ki, para basan reklam sektörü ve diğer endüstriyel çarklar son ana kadar dönmeye devam etsin.

Bu ülkede sadece Galatasaray’a nasip olan Avrupa Şampiyonluğunu (darısı diğer takımlarımızın başına) bile tertemiz duygularla hatırlayamaz oldum. Çünkü ne zaman UEFA şampiyonluğu aklıma gelse, Fatih Terim de geliyor aklıma ve onun o başarılardan sonra iyiyden iyiye çoğalan megaloman tavırları, herkesle kavga eden agresifliği, yapmacık sempatiklikleri, ukalalıkları benim gönlüme yer etmiş o müthiş başarıya bile gölge düşürür oldu. “Taç giyen baş eğilir” derler… Oysa Avurpa Şampiyonluğu tacı Terim’in kafasını epmek şöyle dursun iyice havalara kaldırdı. Özellikle deburun bölgesini!

Benim, iş yerinde sıradan bir müdürlüğe layık görmeyeceğim adamlar milyonları peşine düşüren koca koca takımların yöneticiliğini yapar oldular. Onlar futbol sayesinde kendilerine iyi vitrin buldular ama bizler ya da benim gibiler o amigo ruhlu, mafyozi tutumlu, hönküre hönküre konuşan tutarsız ve seviyesiz yöneticiler sayesinde gönül ve ruh vitrinlerimizi süsleyen futboldan soğuduk.

Bu ve daha saatlerce anlatabileceğim sebeplerden dolayı soğudum futboldan ve son birkaç aydır sadece maç sonrası skorları almak için ya internetten ya da ertesi gün gazetelerden takip ediyorum. Dünyanın en ateşli üçüncü derbisi sayılan Galatasaray-Fenerbahçe derbisini de izlemeyerek kendimce “futbol benim hayatımdaki misyonunu artık tamamlamalı” görüşümü ve kararımı perçinledim. Akşam bir arkadaştan SMS ile öğredim ki, Fenerbahçe (yine, yeni, yeniden) yenmiş. Fenerbahçelileri kutlarım. Ancak aynı maçın haberlerine yer veren gazetelerde bugün Volkan’ın poposuyla top tutan resmini görünce resmen tiksindim.  Ve irkildim.

 

28 yaşına gelmiş, 80 kere milli olmuş bir kaleci, ezeli rakibine karşı şampiyonluk yolunda önemli bir  maçı kazanmalarına saniyeler kala bu laubaliliği, bu hakareti niye yapar… diye sabahtan beri düşünüyorum. Aynı Volkan, 2 sezon önce Nonda’ya ikram ettiği bir top sonrasında golü yemiş ve o sezon Galatasaray’ın şampiyon olmasına, Fenerbahçe’nin de muhtemelen Aziz Yıldırım hariç herkesin sevdiği hocasından (Zico) olmasına sebebiyet vermişti. Acaba, 2 yıl öncenin intikamını mı alıyordu o banâl hareketle? Ya da bu maç içinde çok hatalı bir gol yiyen Galatasaray kalecisinden dolayı rakibine kendince gönderme mi yapıyordu? “Bir sizin kalecinize bakın bir de bana bakın” mı diyordu kendince… Ben sizin toplarınızı popomla tutarım diyerek tüm Galatasaray’ı mı aşağılıyordu?  Aynı Volkan, bir önceki maçta da edep yerlerini göstermişti Galatasaray tribünlerine. Üstelik de bu yüzden 3 maç ceza almıştı… Ve Avrupa Şampiyonasında 2-0’dan mucizevi bir şekilde çevirdiğimiz Çek maçının bitimine birkaç dakika kala rakip forveti de boğazına sarılıp al aşağı ederek kırmızı kart görmüş ve yarı final maçına yedek kalecimizle çıkmamıza sebep olmuştu. Yani belli ki, bu tür vukuatları bol olan Volkan’da zeka sorunu var. Belki de beyni küçük, o da farkında ve bu açığını kapatmak için sürekli vücut geliştirmiş, kas yapmış! Zekası yerinde bile olsa kendisini kontrol etmede sıkıntı yaşadığı kesin!

Aslında ne düşünceyle yaptı bilemiyorum ama ben belki de Volkan’a bir teşekkür mesajı yollamalıyım. Yukarıda verip veriştirdiğim yöneticilerin yanıs sıra Volkan gibiler yüzünden de futbolumuzun cılkı çıktı.

 Dolayısyla bu kadar çok ve yakından takip etmeye “değmez” bulduğum futboldan uzaklaşma kararımın doğruluğu zeka ve terbiye küpü Volkan sayesinde pardon onun poposu sayesinde de teyit edilmiş oldu. Ne mutlu bana!!

……….

Bir teknik not: Bundan böyle www.plazainsanciklari.com’ u “tık”ladığınızda wordpress tabanlı değil, blogspot tabanlı bir adrese ulaşıyor olacaksınız; şaşırmayın. Yani taşındık. Bana ve sizlere ev sahipliği yapan teknolojiden memnun değildim. Umarım bu yeni adresimizde yeni ev sahibinden daha çok verim alır, hep birlikte  daha mutlu bir hayat süreriz! 😉

Yorum bırakın

Filed under Uncategorized

Kazanan mısınız, Kaybeden mi?

Bir tahminde bulunayım:
Aşağıdaki sorulara yanıt verirken dürüst ve nesnel olabiliyorsanız, ya bir “kazanan”sınızdır ya da kazanmanıza çok az kaldı demektir. Yok, eğer burada yazanlarla ilgili kendinize ayna tuttuğunuzda başka başka suretler ve gerekçeler görüyorsanız, kaybeden tarafındasınız demektir. En kötüsü de, “kaybeden” olduğunuzun dahi farkında olmamanızdır.

Kazanılan ne, kaybedilen ne? meselesine gelince, yanıt bence herkes için aynı :

En çok neyi arzuluyorsak o…

…………..

Kazanan her zaman çözümün bir parçasıdır

Kaybeden her zaman problemin bir parçası…

Kazananın her zaman bir programı vardır

Kaybedenin her zaman bir özrü…

Kazanan “bu işi senin için yaparım” der,

Kaybeden “benim işim değil ki” der

Kazanan her sorunda bir çözüm bulur

Kaybeden her çözümde bir sorun.

Kazanan “uzak ama yolu biliyorum” der.

Kaybeden “yakın ama yolu bilmiyorum” der.

 

Kazanan çakılların yanındaki çimeni görür

Kaybeden çimenin yanındaki çakılları…

Kazanan “zor olabilir ama mümkün” der,

Kaybeden “mümkün ama çok zor” der.

Kazanan konuşmak yerine yapar,

Kaybeden yapmak yerine konuşur.

Kazanan ağlamak yerine çalışır,

Kaybeden çalışmak yerien ağlar.

Kazanan beynini çalıştırır

Kaybeden çenesini…

——————————-

M.Şahin’in “Keşke’lere Takılmayın” kitabından

Yorum bırakın

Filed under Uncategorized

Gündüzün Telaş, Gecen Telaş, Ne Olur Biraz Yavaş…

Bugün söz ‘Konuk Yazar’da:

———————-

Sabah berbat bir güne uyandığınızı düşünün.

Sevmediğiniz işinize giderken otobüsü kaçırmış olmanın verdiği rahatsızlık ve sabah sabah daha afyonunuz patlamamışken yürüyeceğiniz duraklar uzadıkça uzuyor gözlerinizde… Derken… Yaşlı bir kadın yaklaşıyor yanınıza:

Bir mendil almaz mısın?

Zaten geç kaldınız, bir de mendilci bu kadın çıktı önünüze.

“Bir sen eksiktin!” diye düşünürken mendilci kadına zoraki ve samimiyetten çok uzak bir tebessümle ‘hayır’ deyip yolunuza devam etmek üzeresiniz ama bir anda duyduğunuz bir cümle olduğunuz yerde kalmanıza sebep olacak gibi sanki.

– Her şey gönlünce olsun yavrum!

Sizin bir tebessümünüzü esirgediğiniz o yaşlı kadın tüm samimiyetiyle gülümseyerek sizin için iyi dileklerde bulunuyor. Bir an düşünüyorsunuz.

Nedir bu koşuşturma, neye doğru hep bu telaşla gitmelerdeyim? Ve nereye kadar böyle devam edebilirim?

Siz insanları severdiniz, oysa şimdi..? Kendinizi tanıyamadığınızın farkına varıyorsunuz. Artık kendinize zaman ayırmadığınız gibi sevdiklerinize de zaman ayırmıyorsunuz. Hatırlasanıza, çok uzak bir zaman değil daha dün gece günün tüm yorgunluğuyla eve geldiğinizde anneniz gündüz yaşadığı basit bir olayı heyecanlı heyecanlı ve uzun uzun anlatırken onu dinlemekten uzak bir halde dalmıştı gözleriniz. Cümlesinin yarısında durup ‘işte böyle’ diyerek yarıda kesmesini bile fark etmemiş, ‘ya ne güzel’ gibi anlamsız bir tepki vererek arkanızı dönüp yatağınıza gitmiştiniz. Biliyor musunuz, anneniz dün bütün gece uyumadı. Hatta arada gözyaşlarını gizlemek için kendini öyle sıktı ki derin bir hıçkırık duyuldu geceyi bölen tek ses olarak.

Ya siz, siz ne yaptınız? Bir süre yatar vaziyette, güya okumaya çalıştığınız ama elinizden düşmek üzere olan bir kitap “Güzel ve Etkili Konuşma Sanatı”… Hem okumanız gerekiyor diye düşünüyorsunuz -çünkü şirkette her sunumda nutkunuz tutuluyor- hem de gözleriniz kapandı kapanacak, içiniz geçmiş, farkındasınız ve bunun verdiği huzursuzlukla uykuya rahat dalamıyorsunuz.

Basit bir örnekti; yalnızca yakın geçmişinizden gelen ve biraz daha derin düşünmek korkuttu sizi. Bu gibi küçük ve acımasız anılarla karşılaşmaktan çekindiniz çünkü. Yaşlı kadına dönüp “bir tane alayım, lütfen!” dediğinizde onu yerinde bulamadınız. Telaşla etrafınıza baktınız; ancak o yoktu. Şimdi bir de bunun huzursuzluğu mu var içinizde? İnsanları kırmış olmanızın rahatsızlığı mı eklendi günün gerginliği üzerine. Artık bu günden hayır gelmez diye düşünüyordunuz ki, az ileride yaşlı kadına rastladınız. Bir an derin bir nefes alarak yanına gittiniz.

Bir tane alayım lütfen!

Yaşlı kadın aynı tebessümle size bir paket mendili uzattı ve verdiğiniz parayı almadan dönüp gitti!

Şaşkınlık içerisinde dururken karşınızdaki mağazanın vitrininde tanıdık bir yüz gördünüz. Size ne kadar da benziyordu ama saçları biraz daha dağınıktı. Üstelik gece makyajını temizlemeden yatmışçasına gözlerinin etrafı da simsiyah ve ıslaktı.

Ağlıyor musunuz yoksa?

Onu bu halde gördüğünüz için üzüldünüz. Birkaç saniye sonra fark ettiniz ki baktığınız mağazanın vitrini değil yatağınızın yanı başında duran ve üniversitedeki sevgilinizin ayrılmadan kıa bir süre önce hediye ettiği küçük aynanız ve gördüğünüz kendi yüzünüzden başkası değil.

Hâlâ pijamalarla olduğunuza göre gördükleriniz görmeniz gereken bir rüyadan öte bir şey değil.

Eliniz baş ucunuzdaki küçük lambaya gitti; saatlerdir yanık olduğunu düşünüp kendinize kızdınız. Oysa, yatalı daha 5 dakika olmamış bile. Bu kez, içinizi kendinizi koyvermek istediğiniz bir huzur kapladı…

Hızlıca kalkıp hâlâ yatmamış olan ve evin en sevimsiz odasının tam ortasında kurulu ütü masasında gömleklerinizi ütülemeye çalışan annenizin yanına gittiniz. Arkadan sarıldınız ona, kocaman sarıldınız.

Dur gömleğini yakacağım kızım! N’oldu şimdi!?

diyerek gülmeye başlayınca o, yanaklarından öpücüklere boğdunuz onu.

İyi geceler anne!

diyerek odanıza doğru geri dönerken öğrencilik yıllarınızdan kalma sıcak bir his geçti içinizden… Sanki hiç iş hayatına başlamamış gibi hür ve o kadar yalın uzandınız yatağınıza… Uykuya dalmadan önce, içinizde o gün biriken şu sözler döküldü gecenize:

– İnşallah, yarın sabah mendilci kadını görürüm.

——————————–

Rumuz : Sütninenin Fettucinileri

Yorum bırakın

Filed under Plaza Yaşamı, Uncategorized

Biraz da Magazin…

“GAF”lete düşen bazı ünlülerimiz…!

 

NEFİSE KARATAY

Muhabir:  Nefise, Somali’nin baskenti neresidir?

N. Karatay: Bu konuda yorum yapmak istemiyorum !

 

SİNEM GÜVEN:

Ben meme kanserine şahsen karşıyım…  

 

MAHMUT TUNCER:

B çok önemli bir harftir. B olmasa, Bülent’e Ülent, Bursa’ya Ursa derdik..! 

 

HANDE ATAİZİ:

Bu tokat olayından sonra hayata bakış açım değişti, artık her şeye daha pozitif bakıyorum… (Sevda Demirel’in canlı yayında tokadını yedikten sonra…)  

 

PETEK DİNÇÖZ:

Savaşı istemiyorum tabii ki, beni çok etkiledi. benim makyaj masrafım var, elbise masrafım var…    

 

ZEKERİYA BEYAZ

Zekeriya Beyaz:  Şimdi, Sayın Cevizkabuğu.. .
Hulki Cevizoğlu:  Cevizoğlu efendim! 

 

FATİH TERİM

Seyretmedim, görmedim ama gördüğüm kadarıyla söylüyorum gol değildi… (Adanaspor-Galatasa ray maçı sonrasındaki toplantıda

 TÜRKAN ŞORAY

 Gazeteci soruyor: Türkan Hanım, gözlerinizi bağışlamayı düşünür müsünüz?
Türkan Şoray: Bugün mü? 

 TANSU ÇİLLER

 Belediye Zabıtalarına sesleniyor: “M e r h a b a  A s k e r!” 

  

REHA MUHTAR

 Reha Muhtar telefondaki adama fırça atıyor!
– Bütün bunları nasıl yaptın ha? cevap ver?
– Bakın efendim şöyle izah edeyim…
– Sus konuşma, hala utanmadan izah ediyorsun.. cevap versene?!
– ……? 

  

MUSTAFA SARIGÜL:

Yiğidi öldürmek lazım, hakkını yememek lazım..!
  

OSMANTAN ERKIR

Şemdinli’den gelen 6 şehit haberi tam da eğlence programlarının canlı yayınlandığı saate denk geldi. Daha önce de benzer hadiseler geçiren Popstar Alaturka’nın sunucusu Osmantan Erkır, ne diyeceğini bilemedi.

Canlı yayının da etkisiyle Erkır’dan şu tuhaf sözler döküldü: Bu eylemlerin yarışma ve şov programlarının yayınlandığı hafta sonuna denk gelmesi, bende acaba özellikle mi bu günler seçiliyor kuşkusu yarattı… 
   

VATAN ŞAŞMAZ:

Ben, aşki iki kişinin yaşamasından yanayım… 

 

SİNAN ÇETİN

Yani şimdi sizin annenizin bütün evliliklerinden elde ettiği toplam çocuk sayısı kaç? (Film Gibi programında konuğa soruyor)  

 

NÜKHET DURU:

Ses, bedende en geç yaşlanan organdır…   

İSMET BADEM

İsmet Badem bir basketbol maçında seyircilerin arasına çıkar ve bir kızla röportaja başlar.

Badem: Sizin gibi güzel bayanları salonlarda görmekten çok mutlu oluyorum. Basketbola bu ilgi nereden?

Kız: ben Efes kızlarından biriyim zaten.

Badem: Aaa! Öyle mi, çıplak değilsin ya tanıyamadım.

Bu diyalogdan sonra anlatım masasında olan Murat Murathanoğlu ise: Ya İsmet bi de sana bu iş için para veriyorlar değil mi?  

HİLAL CEBECİ

Sunucu: Hilal Hanım takip mesafesi nedir? 

Cebeci: Takip mesafesi, mesela ben şu anda 40 km hızla gidiyorum ya, önümdeki araçla aramdaki mesafe de 40 kilometre olmalıdır.

Sunucu: Ama Hilal Hanım, bu durumda İstanbul-Ankara yolunda sadece 13 araç olabilir 

 

Deniz Akkaya

 

Birçok arkadaşımın içime girmesine izin verdim ve ben öyle her arkadaşımı içime alan biri değilimdir.

Emrah:

Mozart dinlemiyorum ama Türkiye’ye gelirse konserine mutlaka giderim.

Asena:

Salak olabilirim ama aptal asla!

Nihat Doğan:

Atatürk ne demiş? Yurtta sulh barışta sulh.

Tuğba Özay:

Cumhuriyet 1927 yılında ilan edildi.

Serap Ezgü:

Oğlunuz oğlan mı? (Program katılan konuğuna soruyor!)

 

Yorum bırakın

Filed under Uncategorized