Category Archives: Plaza Yaşamı

Gündüzün Telaş, Gecen Telaş, Ne Olur Biraz Yavaş…

Bugün söz ‘Konuk Yazar’da:

———————-

Sabah berbat bir güne uyandığınızı düşünün.

Sevmediğiniz işinize giderken otobüsü kaçırmış olmanın verdiği rahatsızlık ve sabah sabah daha afyonunuz patlamamışken yürüyeceğiniz duraklar uzadıkça uzuyor gözlerinizde… Derken… Yaşlı bir kadın yaklaşıyor yanınıza:

Bir mendil almaz mısın?

Zaten geç kaldınız, bir de mendilci bu kadın çıktı önünüze.

“Bir sen eksiktin!” diye düşünürken mendilci kadına zoraki ve samimiyetten çok uzak bir tebessümle ‘hayır’ deyip yolunuza devam etmek üzeresiniz ama bir anda duyduğunuz bir cümle olduğunuz yerde kalmanıza sebep olacak gibi sanki.

– Her şey gönlünce olsun yavrum!

Sizin bir tebessümünüzü esirgediğiniz o yaşlı kadın tüm samimiyetiyle gülümseyerek sizin için iyi dileklerde bulunuyor. Bir an düşünüyorsunuz.

Nedir bu koşuşturma, neye doğru hep bu telaşla gitmelerdeyim? Ve nereye kadar böyle devam edebilirim?

Siz insanları severdiniz, oysa şimdi..? Kendinizi tanıyamadığınızın farkına varıyorsunuz. Artık kendinize zaman ayırmadığınız gibi sevdiklerinize de zaman ayırmıyorsunuz. Hatırlasanıza, çok uzak bir zaman değil daha dün gece günün tüm yorgunluğuyla eve geldiğinizde anneniz gündüz yaşadığı basit bir olayı heyecanlı heyecanlı ve uzun uzun anlatırken onu dinlemekten uzak bir halde dalmıştı gözleriniz. Cümlesinin yarısında durup ‘işte böyle’ diyerek yarıda kesmesini bile fark etmemiş, ‘ya ne güzel’ gibi anlamsız bir tepki vererek arkanızı dönüp yatağınıza gitmiştiniz. Biliyor musunuz, anneniz dün bütün gece uyumadı. Hatta arada gözyaşlarını gizlemek için kendini öyle sıktı ki derin bir hıçkırık duyuldu geceyi bölen tek ses olarak.

Ya siz, siz ne yaptınız? Bir süre yatar vaziyette, güya okumaya çalıştığınız ama elinizden düşmek üzere olan bir kitap “Güzel ve Etkili Konuşma Sanatı”… Hem okumanız gerekiyor diye düşünüyorsunuz -çünkü şirkette her sunumda nutkunuz tutuluyor- hem de gözleriniz kapandı kapanacak, içiniz geçmiş, farkındasınız ve bunun verdiği huzursuzlukla uykuya rahat dalamıyorsunuz.

Basit bir örnekti; yalnızca yakın geçmişinizden gelen ve biraz daha derin düşünmek korkuttu sizi. Bu gibi küçük ve acımasız anılarla karşılaşmaktan çekindiniz çünkü. Yaşlı kadına dönüp “bir tane alayım, lütfen!” dediğinizde onu yerinde bulamadınız. Telaşla etrafınıza baktınız; ancak o yoktu. Şimdi bir de bunun huzursuzluğu mu var içinizde? İnsanları kırmış olmanızın rahatsızlığı mı eklendi günün gerginliği üzerine. Artık bu günden hayır gelmez diye düşünüyordunuz ki, az ileride yaşlı kadına rastladınız. Bir an derin bir nefes alarak yanına gittiniz.

Bir tane alayım lütfen!

Yaşlı kadın aynı tebessümle size bir paket mendili uzattı ve verdiğiniz parayı almadan dönüp gitti!

Şaşkınlık içerisinde dururken karşınızdaki mağazanın vitrininde tanıdık bir yüz gördünüz. Size ne kadar da benziyordu ama saçları biraz daha dağınıktı. Üstelik gece makyajını temizlemeden yatmışçasına gözlerinin etrafı da simsiyah ve ıslaktı.

Ağlıyor musunuz yoksa?

Onu bu halde gördüğünüz için üzüldünüz. Birkaç saniye sonra fark ettiniz ki baktığınız mağazanın vitrini değil yatağınızın yanı başında duran ve üniversitedeki sevgilinizin ayrılmadan kıa bir süre önce hediye ettiği küçük aynanız ve gördüğünüz kendi yüzünüzden başkası değil.

Hâlâ pijamalarla olduğunuza göre gördükleriniz görmeniz gereken bir rüyadan öte bir şey değil.

Eliniz baş ucunuzdaki küçük lambaya gitti; saatlerdir yanık olduğunu düşünüp kendinize kızdınız. Oysa, yatalı daha 5 dakika olmamış bile. Bu kez, içinizi kendinizi koyvermek istediğiniz bir huzur kapladı…

Hızlıca kalkıp hâlâ yatmamış olan ve evin en sevimsiz odasının tam ortasında kurulu ütü masasında gömleklerinizi ütülemeye çalışan annenizin yanına gittiniz. Arkadan sarıldınız ona, kocaman sarıldınız.

Dur gömleğini yakacağım kızım! N’oldu şimdi!?

diyerek gülmeye başlayınca o, yanaklarından öpücüklere boğdunuz onu.

İyi geceler anne!

diyerek odanıza doğru geri dönerken öğrencilik yıllarınızdan kalma sıcak bir his geçti içinizden… Sanki hiç iş hayatına başlamamış gibi hür ve o kadar yalın uzandınız yatağınıza… Uykuya dalmadan önce, içinizde o gün biriken şu sözler döküldü gecenize:

– İnşallah, yarın sabah mendilci kadını görürüm.

——————————–

Rumuz : Sütninenin Fettucinileri

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Plaza Yaşamı, Uncategorized

İnsanın Değeri Arttıkça Yalnızlığı Artar mı, Azalır mı?

Bir adam ve bir kadın Plaza yaşamının bir haftalık yorgunluğunu üzerlerinden atmak için Cuma akşamı gittikleri bir barda karşılaşırlar…

Tanıştıktan kısa bir süre sonra, leziz kırmızı şarabın çakırlaştırdığı keyifler sayesinde  sohbetleri de çabuk koyulaşmıştır.

Adam dayanamaz sorar:

Nasıl bir erkek istiyorsun?

Kadın bir süre sessiz kaldıktan sonra adamın gözlerinin içine bakarak sorar:

Gerçekten bilmek istiyor musun?

Adam biraz isteksiz,

Eveet!

der.

Ve kadın başlar anlatmaya…

Bugün ve bu yaşta bir kadın olarak, bir erkeğe onun benim için benim kendime yapabileceğimden fazla ne sağlayabileceğini soracak konumdayım. Kendi masraflarımı karşılayabiliyorum; bir erkeğin ya da bir başka kadının yardımına gerek duymadan evimi idare ediyorum. Böyle olunca,

“-Sen masaya ne koyuyorsun?-sorusunu sorma konumundayım“.

Adam kadına bakar. Paradan söz ettigini düşünür. Kadın hemen bu düşünceyi düzeltir:

Sözünü ettiğim para değil. Ondan öte bir şey istiyorum. Hayatın her alanında mükemmelliyeti arayan bir erkeğe ihtiyacım var.

Adam arkasına yaslanıp kollarını kavuşturarak kadından biraz daha açklama ister.

Kadın devam eder anlatmaya:

Kendini zihnen mükemmelleştirmeye çalışan birini istiyorum, çünkü sohbet ve zihnen uyarılma istiyorum. Basit bir adama ihtiyacım yok. Ruhen mükemmelleşmeye çalışan birisini arıyorum, çünü dengesiz bir birleşmeye ihtiyacım yok. İnananlarla inanmayanların bir araya gelmesi felakete yok açar. Bir kadın olarak yasadıklarımı anlayacak kadar duyarlı, ayağımı sağlam basmamı sağlayacak kadar güçlü bir erkek arıyorum. Saygı duyabileceğim birini arıyorum. Ona boyun eğmem için onu saymam gerekir. Kendi işini yürüteme adama boyun eğemem. Boyun eğme konusunda sorunum yok… Yeter ki, buna değer biri olsun. Tanrı kadını erkeğe eş ve yardımcı olarak yaratmış. Kendine yardım edemeyen adama ben de yardım edemem ki.

Kadın aklından geçenleri böyle döküverdikten sonra adama bakar. Adam yüzünde şaşkın bir ifadeyle oturakalmıştır!

Çok fazla istiyorsun

der.

Değerim çok fazla da ondan

diye yanıtlar kadın.

———————————-

Değeri fazla olan tüm kadınlara, yalnız geçirdikleri haftasonlarında mutlu Pazarlar diliyorum.

Yorum bırakın

Filed under Plaza Yaşamı

Kinayeli bir “Özgürlük” Çağrısı…

Bugün okuyuculardan birinden bir yazı aldım. Bu siteye tesadüfen denk gelmiş bir Plaza İnsanı’nın klavyesinden çıkma, hoş bir yazı. Yazan kişiyi tanımıyorum ancak e-mail adresine bakılırsa, dünkü yazımda bahsi geçen o, “en çok reklam veren 15 şirket” listesinde yer alan şirketlerden birinde çalışıyor. Ve yine yazdıklarından (çok net) anlaşıldığına göre, çalıştığı ortam tipik bir Plaza ortamı… 

Hayal ettiği ve yazısının sonunda bizlerle de paylaştığı 3 istifa alternatifinden birini (ki, ben en çok üçüncüsünü beğendim)  gerçekleştirme gücünü günün birinde kendisinde bulacağına inanıyorum; en azından içindeki bu potansiyeli, işinde terfi edip dursa da tüketmeyeceğini biliyorum.

Daha fazla uzatmadan, sözü kendisine bırakıyorum. Artık o, bir okuyucu değil, bir paylaşımcı… (Plaza alemindeki tabirle bir “Paydaş”..! Para değil, duygu ve düşünce paydaşı…)

.  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .    

Zavallı plaza insancıklarıyız; kurumsal kimliklerimizin ardına sığınmış…

Normal şartlarda ‘hadi lan!’ deyip geçeceğimiz bir olaya büründüğümüz maskenin ardından şuh kahkahalar atarak  ‘Ah! İnanmıyorum; ciddi olamazsın’ diyerek göz süzer olduk.

Ayaklarımızın şişmesine, kan dolaşımının durmasına aldırmadan yüksek ökçelerin üzerinde gezerken popomuz daha dik görünsün diye karnımızı göbeğimizi içimize çekmekten nefes alamaz olduk.

Kulelerin içerisinde nefes almaktan kasıt, bir anlamda solunum yapmak. Yoksa, oksijeni kim kaybetmiş de, biz bulacağız..?

Öğle yemeği saatlerinde kendimizi kime beğendireceksek, çıkmadan hemen önce masadaki aynaya doğru eğilerek alelacele bir ruj tazeleme seansı artık ritüel haline gelmiş durumda. Fırsat buldukça tuvaletlere koşup yakan naylon çorapları çekiştirmeler, kayan sütyenleri çevirmeler, alttan el desteğiyle kaldırmalar, birisiyle denk gelindiğinde ufak, samimiyetten tamamen uzak ama bir o kadar da sevimli görünmeye çalışan tebessümlerde bulunmalar.

Her birimizin içinde ayrı ayrı küçük kadıncıklar, bir yandan çalışma arkadaşlarını destekler görünüp bir yandan ayağının altında kırmızı halı gibi görünen tozlu kilimi çekme çabaları… Düştüğünü gördüğünde arkasından destekler görünüp önünü kapamalar… Yalancı dostâne bakışlar, uzun kirpikler, rimeller, kırmızı ojeli tırnaklar hatta jartiyerler… Tüm bunların ardında birilerinin önüne sunulmuş leziz piliçler… Bir an asansörde göz göze gelmek, sonrasında bir kahve seansı ve şarap eşliğinde bir yemeğin ardından gecenin sonunda uyandığımız yeri bilememek… Ertesi akşam, günün ve gecenin yorgunluğuna rağmen hızlı bir duş ve bakımın ardından olabilecek en sade ama en dekolte elbise ile ortalarda gezinmeler… Bakışlar bir ceylan kadar narin ancak altında yatan kaplanı göstermeyecek kadar da akıllı…

Kim istemez ki altında bir kaplan yatmasını? Kimi zaman statü sahibi, kimi zaman ise hesabını dahi bilemeyecek kadar çok parası olan… Sonuç olarak kaplan kaplandır ve sizi bir şekilde korur, parasıyla ya da statüsüyle. Paranın statü, statünün de para getirdiğini farz edersek mutlu bir hayatın formülü çok da karışık olmasa gerek !

Beklemediğiniz bir anda ofisinize gelen ve görenleri kıskandıracak cinsten bir çiçek, ertesi gün parmağınızda görüldüğünde göz kamaştıracak cinsten bir yüzük ya da ince gerdanınızı daha da güzelleştirecek bir mücevher… Hangimizin aklından geçmiyor ki, lüks bir villada hizmetçiler eşliğinde güne başlamak.  Saat 11:00 sularında gelen plates öğretmeni eşliğinde kısa bir spor seansının ardından bahçedeki kapalı havuzda yüzüp sonrasında saunaya girmek… Düşüncesizce yapılan bir alışveriş sonrası, “Ah! Kuzum geç kaldınız; akşam Milano’ya uçuyorsunuz, unuttunuz mu? Dünyaca ünlü Fransız modacı De La Sallamasion‘un özel konuklarısınız… Yemek yapmak ya da çocukların okulu ile ilgilenmek gibi bir sorununuz yok; çünkü hepsiyle ayrı ayrı ilgilenecek birileri var, kocanızla bile..!

İstediğiniz ya da istemediğiniz her şeyi yapacak birileri her zaman var. Daha sabah kahvaltısı yaparken

Hanımefendi, akşam yemeğinde ne arzu edersiniz ? diye soran

– Ah! Domiglass soslu bonfile mi desem… Yoksa santa beef mi..? Belki de sebzeli noodle…  diye kararsız kaldığımda

En iyisi, ben hepsini hazırlatayım

 diyen bir kâhya…

Yalnız çok da uçmayın; kâhyanız zenci değil! 😉

Bahçenize istediğiniz her türlü, ama her türlü çiçeği ekecek kaslı bir bahçıvan, bir öncekinin yüzünde sivilce çıktığı için(!) bir hafta kadar önce işe yeni başlayan ve geceleri size eşlik eden bir şoför… Kötü düşünmeyin canım, yalnızca sosyal aktivitelere götürüp getirmelerde eşlik eden 😉

Şimdi bu hayalleri daha fazla uzatmadan benim ne hayal ettiğimi, ne istediğimi anlatayım:

Ben ö z g ü r l ü k   i s t i y o r u m

İstifa dilekçemi, tatil yaptığım otelin antetli kağıdına yazıp bölüm müdürüme mail göndermek…

Ya da Pazartesi sendromunun hâlâ sürdüğü bir Çarşamba gününden uyanıp, şöyle güzelce bir gerindikten sonra “gitmiyorum lan!” deyip yastığa, yorgana sarılıp huzur içinde uyumaya devam etmek…

Sarılacak başka birileri varsa o da değerlendirilebilir tabi. 😉

Belki de en güzeli, çalışırken bir an durup önümdeki bilgisayarı dahi kapatmadan çantamı alıp yine bölüm müdürümün gözlerine şuh ve imalı ama bir o kadar da sevecen bir bakış atarak tatlı bir öpücük gönderip küçük bir selam ile önünden geçerek yoluma devam etmek…

Giriş kartımı da resepsiyondaki güvenlik görevlisinin yanından geçerken onun şaşkın bakışları arasında avuçlarına bırakmak…

Rumuz : “Süt Ninenin Fettuccinileri

Yorum bırakın

Filed under Plaza Yaşamı, Uncategorized, İlişkiler, İş Hayatı

Bir Çin Atasözünün Deformasyonu

Bir saatliğine mutlu olacaksanız şekerleme yapın…

Bir günlüğüne mutlu olacaksanız balık avlamaya gidin…

Bir aylığına mutlu olacaksanız evlenin…

Bir yıllığına mutlu olacaksanız bir servete konun…

Bir yaşam boyu mutlu olacaksanız işinizi sevin…

Bir Çin Atasözü

……………..

Plaza İnsanına uyarlanmış hali
Bir saatliğine mutlu olacaksanız, Cesar Salatası yemek için öğlen dışarı çıkın…

Bir günlüğüne mutlu olacaksanız ay başını bekleyin…

Bir aylığına mutlu olacaksınız aylardır flört ettiğiniz iş arkadaşınızla yatın…

Bir yıllığına mutlu olacaksanız başka bir plazada biraz daha iyi unvanlı bir iş bulun…

Bir ömür boyu mutlu olacaksanız kendinize hobi(ler) edinin…

Yorum bırakın

Filed under Plaza Yaşamı, Psikoloji

İbret-i (profesyonel) Âlem İçin…

Eyy! Plaza İnsanı, hiç kusura bakma ama poponu yırtsan, aşağıda beyan edilen malların 10’da birine dahi sahip olamadan göçüp gideceksin.

 “Ohh! Olsun sana!” derim, başka bir şey demem.

İşte Can Yücel’in (muhteşem) mal beyânı:

1- Avşa adasında üç daire, dört üçgen, beş dikdörtgen

2- Gökyüzünde bir bulut

3- Bitlis’te beş minare

4- Biri yazlık, biri kışlık iki platonik sevgili

5- Büro mobilyası ve çelik kapı üreten bir fabrikanın öğle üzeri yaslanıp sigara içilen beyaz duvarı

6- Islıkla da çalınabilen dört anonim türkü

7- Palandöken’de bir palan, iki döken

8- Kastamonu’da üç kasto

9- Üç fay hattı

10- Bir çarşamba, iki perşembe, üç cuma

11- Dünyada mekân

12- Ahirette iman

13- Denizde kum

14- Uzayda yerçekimsizlik

15- Bir çuval gazoz kapağı

16- Bir kibrit kutusu sigara izmariti

17- On sekiz saç biti

18- Biri İngilizce 6 adet küfür

19- Yirmi tane boş naylon poşet

20- Sevenlerin kalbinde kurulmuş bir taht

21- Bir sürü saç sakal, kıl, tüy, yün

22- Üç ayrı parkta üç ayrı belediyeye ait üç ayrı banka reklamlı bank

23- Bir ayakkabı çekeceği

24- İki büyük taş kütlesi

25- Bir adet ağaç gölgesi

26- Üç kuş kanadı sesi

27- Bir sürü kedi köpek

28- Bir marmara denizi

29- Camına yaslanıp seyredilen iki piliç çevirmeci

30- Her akşam karıştırılan dört çöp bidonu 

31- Çalıp çalıp kaçılan beş melodili apartman zili

32- Nakit 15 kuruş

33- Anne babadan kalma, yarısı yaşanmış bir ömür…

 

Not:  4,  26  ve 33 benim favorilerim.

2 Yorum

Filed under Plaza Yaşamı

Kırık İmajlar Durağında İnecek Var!

Özlem Çakır imzalı “Profesyonel Yaşamda Kişisel İmaj” kitabından daha önceki yazılarda da bahsetmiştim. Kitabın ilginç bölümlerden biri de ‘profesyonel yaşamda imaj kırıcılar’ bölümü. Yani bir taraftan bir yerlerimizi yırtıp bir şirkete girip orada yükselmeye çalışırken ve bunu üzerimize oturttuğumuz bir imajla hızlandırmaya çalışırken, bir detay, bir tercih bütün çabaları boşa çıkartabiliyor(muş!) Ben işini çok iyi yapıyorsan imajındaki eksiler seni yükselmek istediğen mevki konusunda belki geciktirir ama engellemez diye düşünür(d)üm. Çok mu safım yoksa?
Yani, örneğin, zeka ve çalışkanlığınız sizinle aynı departmandakilere göre daha fazlaysa, insan ilişkileriniz de iyiyse, ayakkabılarınız tozlu ya da kravatınız “neşeli” dediğim türden biraz fazlaca renkliyse, işinizde yükselemeyecek misiniz?

Neyse, ben kadında ve erkekte nelerin “imaj kırıcı” özellik taşıdığını aynen aşağıya aktarıyorum; karar sizin. Haa! Dalga geçer gibi yazdığıma bakmayın, ter kokmasanız, dişlerinizi fırçalasanız, yaka paça dağınık dolaşmasanız iyi olur tabi! 🙂

Kadınlar için imaj kırıcılar
1) Kirli, dağınık saçlar
2) Abartılı saç modelleri ve aksesuarları
3) Abartılı makyaj ya da tamamen makyajsız olmak
4) Uzun ve alışılmamış renkte ojeli tırnaklar ya da ojesi yarı çıkmış tırnaklar
5) Bakımsız dişler ve ağız kokusu
6) Ter kokusu
7) Ağır parfüm ve deodorantlar
8 ) Kaçık çorap
9) Yırtık, sökük, rengi atmış giyisiler
10) Yüzük parmağı dışında kullanılan yüzükler
11) Abartılı, sallanan, ses çıkartan kolye, bilezik, küpe ibi aksesuarlar
12) Görünen yerde dövme
13) Hızma halhal gibi aksesuarlar
14) Mini etekler, dekolte elbiseler, bluzlar, şeffaf giyisiler, derin yırtmaçlar (Bence yazar bir erkek düşmanı! Baksanıza, erkeklerin işe gitme hevesiniz de kıracak!) 🙂
15) İş giyisileriyle birlikte kullanılani tokyo, sandalet, parmak arası…
16) Hayvan desenli giyisiler
17) Plastik saatler
18) Boyasız ve bakımsız ayakkabılar
19) Açık renk giyisler içine koyu renk sütyen giymek
20) Üzeri yazılı sloganlı tişörtler
21) Sütyen askılarının ve külot izlerinin giyislerden görünmesi  (Ne mahsuru var ki? Allah Allaaah!) 😉

Erkekler için
1) Kirli sakal
2) Bakımsız dişler
3) Bakımsız trınaklar
4) Kirli ve dağınık saçlar
5) Yırtık, sökük, rengi atmış giyisiler
6) Ter kokusu
7) Ağır parfüm ve deodorantlar
8) Kısa konçlu çoraplar
9) Beyaz çoraplar
10) Evlilik ve okul yüzüğü dışında takılan yüzükler
11) Kolye, künye gibi aksesuarlar
12) Kravat kullanılmadığı zamanlarda gömlek yakasının fazla açık kullanılması ve göğüs kıllarının gözükmesi
13) İş kıyafetlerinin altına giyilen, bot, sandalet, sabo
14) Dar giyisiler
15) Plastik saatler
16) Boyasız ve bakımsız ayakkabılar
17) Temalı kravatlar (mikili, atlı vs)
18) Üzeri yazılı tişörtler19) Omuzlara dökülmüş kepek
20) Ceketin dış cebinde bir dizi kalem
21) Sloganlı rozetler
22) Kemere takılı taşınan çağrı cihazı veya telefonlar

Yorum bırakın

Filed under Plaza Yaşamı, İş Hayatı

“Cık” Kadar Bir Yazı…

“Üzülmeyin Bay Kafka, her şey düzelecek”
Kafka: “Her şey düzgün zaten”

…Cık. İlginç bir takı. Komik. Tek başına söylendiğinde özellikle. Bir kelimeye takı olduğunda ise; faydasız olanı biraz faydalı hale getiren ya da hiç yoktan daha iyi anlamı kazandıran. Ya da farklı olmaya çabalarken kelime; -komik cık takısını alarak aslında farklı olamamanın aynılığı, ironisi.

Plazalarla ve plaza insanlarıyla tanışalı çok oldu. Ellerinde veya omuzlarında çantaları, takım elbiseli, dosdoğru yürüyen, düzgün insanlar. Tam manasıyla çalışan insan görüntüsü. Üreten aynı zamanda. Bilinçli. Saygın. Ve aynı zamanda dört dörtlük tüketen tabii ki. Plaza insanı olmaya yakışır bir biçimde! Sevgili Guru’ya sadece “Plaza İnsanı” olsaydı sitenin adı ne kadar güzel olacaktı demek isterim. …Cık da neyin nesi! Herşey düzgün giderken. Ya da Kafka’nın da dediği gibi ‘Her şey düzgünken zaten.’ 🙂

 

Kafka 80 küsür yıl önce -yazımı 11 yıl süren- muhteşem sistem eleştirisi olan romanı Dava’yı yazar. Romandaki Joseph K başına ne geldiğini hiçbir zaman anlayamaz. Derdini de anlatamaz. K’yı yakalayıp hakim karşısına çıkaran düzgün giyimli, düzgün yürüyen insanlar da niye Bay K’nın başına böyle bir şey geldiğini K’ya açıklayamazlar. Açıklama derdinde de değillerdir zaten. Bir şekilde böyle olması gerekiyordur o kadar.  Şato’da ve Dönüşüm’de de böyledir aşağı yukarı. Birşeyler olur, -ciddi şeyler- ama nedendir bilinmez. Mantıklı açıklaması yoktur sistemin. Ve bunu hiç kurcalamaz Kafka. İronik olanı gözümüzün önüne getirir sadece ama anlatmaya açılamaya çalışmaz. Böceğe dönüşmüşseniz ya da bir şatayo hapsolmuşsanız bunun daha nesini anlatacaksınızdır. Herşey olması gerektiği gibidir işte, düzgündür.

Plazaları ben her akşam işten çıkıp eve giderken görüyorum. Zincirlikuyu’da. Sağımda ve solumda kat kat, düzgünce yükseliyorlar. Dışardan bakıldığında imrenilen, içine girebilmek ve orada kalabilmek için çok uğraşılan Şato’lar…

Ve Plaza İnsancıkları. Servislerini bekliyorlar. Ya da servislerine binmiş halde bekliyorlar. Yeryüzünün tek düşünen, en yaratıcı, en dönüştürücü yaratığı olan insanoğlu bütün gün bir çoğu devasa yapılar olan plazalarında takım elbiseleri içinde masalar ve katlar arasında dolaşmanın ürkütücülüğü üstlerine sinmiş bir halde, öylece bekliyorlar.

İnsandan insan-cık-a dönüşmenin hayalkırıklığıyla.

Konuk Yazar : SUSUZ YENGEÇ

1 Yorum

Filed under Plaza Yaşamı, İş Hayatı